Biz vallahi de billahi de Milli Takım’a açmışız. 

Öyle güzeldiler ki o akşam… Her şey öyle güzeldi ki… 1948’lerde hayatımıza girdiğinden beri belki en kalabalık, en coşkulu finallerinden birini yaşadı Ampute futbol. Uluslararası düzeyde olması bu coşkuyu katladı ama yine de daha önce Avrupa ve Dünyada 3.cülükleri bulunan Milli takım için bir ilkti bu destek. 

Biz Milli takıma, onlar taraftara açtı. 

Kaptan bir önceki maçta hepimizi davet etmişti; davete icabet bizde âdettendir. 

Milli hislerle, milli olmakla, bir olmakla, hırsla, sevgiyle, başarıyla ve futbolla ilgisi olmayan olaylardan öyle bıkmıştık ki, öyle düğümlenmiştik ki kendi içimizde…Düğümlere üfledi bu adamlar. Düğümlere üfleyen adamlar.

Almanya’yı, İspanya’yı, Rusya’yı yenerek geldiler finale ve İngiltere’yi yendiler. A Milli takımlar düzeyinde hiç galibiyetimiz olmayan, ilk golümüzü de birkaç sene öncesine kadar atabildiğimiz İngiltere’yi…

Başarılarını başkaları ile kıyaslayarak yüceltmeyeceğim; çünkü bunu şimdiye kadar çok yaptılar. Çünkü bu, onlara haksızlık. Bu bambaşka bir hikâye, bambaşka bir başarı. Kaderini gönlünü ferah tutarak sevenlerin, sahiplenilmiş hayatların başarısı. Performanslarını “adamlık” edebiyatı üzerinden puanlamak terbiyesizlik olur. 

İnsanların yüzlerindeki izlerle ilgili soru sormazsanız nezaket gösterdiğinizi değil, yüzlerini görmediğinizi düşünürlermiş. Ki bugüne kadar bunu yaptık. Yüzlerini görmedik. Onlara soru sormadık. Bu başarıda son maça kadar hiç birimizin en ufak bir payı yok. Bir Süperlig maçında verilen galibiyet priminin onların tüm sezonuna yeteceğini söyledi bir yetkili maçtan önce. O yüzden hiç birimizin en ufak bir payı yok. Biz ülke olarak merhametli insanlarızdır genelde; ya da en azından ben, hala öyle olduğumuzu düşünmek istiyorum. Vodafone Park’ı dolduran taraftarların hissettiği merhamet değildi o gün; ya da bilmediğimiz zorluklardan geçip geldikleri nokta da. Ya da her birinin hüzünlü hikayeleri de değildi.

Tüm bunların yüzümüze çarpan etkisiydi bence; biraz da utanmışlık ve özür. Biz hala utanabilen insanlardan oluşan da bir toplumuz aslında. Ya da en azından ben öyle düşünmek istiyorum. 

Orayı dolduranların, televizyon başında olanların en çok hissettiği şey coşkuydu. Milli duyguya aç olmaktan gelen coşku. Bizi oraya toplayan kaptanın, yine son dakikada kupayı getiren golü atması da hayatın aslında futbola ne kadar benzediğinin resmiydi. 
Resim dedim ya; sonra Barış’ın tribünleri selamlarken verdiği o resim, Picasso’ya fırçayı kırdırdı bile.
Teşekkürler Ampute Milli Takım.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

---

---