"Diğer" Olmak 2 Yönetme Arzusu ve Mücadele

"Doğru olan şeyi yaparken korku hissetmemelisiniz..." Rosa Parks

Yönetme arzusu... Hep merak etmişimdir insanoğlunun bu olguyu pratik ederek mi öğrendiğini yoksa türsel bir bilginin zaman içinde açığa çıkması sonucu mu fark ettiğini...

Bir münazaradasınız mesela. Hadi lise birinci sınıfa gidiyorsunuz diyelim. Öğretmen konu başlığını "Yönetme Arzusu" olarak belirlemiş ve kimin hangi tezi savunacağını yazdığı kağıtların, masasının üzerindeki zarfın içinde olduğunu söylemiş. Biraz da heyecan katalım madem öyle, sınıfın geri kalan öğrencileri de oturdukları sıraları tahtaların önüne hizalayarak, sınıflarını "oturum" pozisyonuna getirmiş olsun. Ve masadan aldığınız zarfı yavaşça aralarken, "Yönetme Arzusu"nun yaşayarak geliştiği inancı kurcalasın zihninizi. Sonra bir de bakın ki, "haydaaa, nereden çıktı şimdi yönetmenin insanoğlunun yazılımda olduğu" mihvalinde cümleler kurarken bulun kendinizi. Ve başlayın araştırmaya. Yok efendim insanoğlu ellerini ilk kez yerden kaldırıp iki ayağının üzerinde durmaya başladığında... hatta öyle de değil, daha insan konuşamazken doğal şartlar içinde birbirini yönetir pozisy... o da mı olmadı, "Biz şempanzeydik hocam, ormandan gelen tehlikelere karşı içimizden biri strateji yapardı, haritayı taşla yere çizerdi, biz de iman ederdik."

Saçmalamanız muhtemel. Diyelim ki zarfı açtınız ve tam sizin hayal ettiğiniz konuyla karşı karşıya kaldınız, bundan farklısı olmayacaktır. Çünkü münazaraların birincil amacı tezinizin gerçekliği veya doğruluğu değil, izleyicileri ikna edebilme kabiliyetinizdir. Bu vaka esnasında, hele bir de lise birinci sınıfta iseniz ki şuan öylesiniz, bir tutam eğlenceyi göz ardı etmemeniz gerekir.

Yönetmek ve arzusu, tutkusu hatta ihtirası güzel de dünya üzerindeki eğitim sistemleri neden tüm bireylere yönetme tekniklerini empoze etmeyi amaçlar? Neden yönetici olmak, toplum belleğinde nirvanaya ulaşmaktan farksızdır? Ya da sistemler, herkese aynı yönetim tekniklerini öğrettikten sonra çok az bir zümrenin yönetim kademesine erişip "diğer"lerini yönetmesini nasıl doğal sonuç olarak kabullenir? Tabi soru soruyu açıyor, madem doğal sonuç olarak kabullendi, hayal kırıklığı yaşayan "diğer"ler bu devasa sistemin oyununa geldiğini fark edince ne yapar ya da yapmalıdır?

Soru sarmalı bizi olmak istemeyeceğimiz ya da sistemin olmamızı istemeyeceği bir noktaya doğru götürse de bir kez merak ettik madem, devam edelim. Yönetemeyen "diğer"ler, yönetenlerin egemenliğini tanımazsa ortaya nasıl bir sonuç çıkar? Bununla ilgili neden eğitim verilmez? Neden şu "Yönetme Arzusu"nun yanına "Direnme", hiç olmadı "Mücadele" derslerini müfredata seçmeli de olsa yerleştirmezler? Özgür(!) Dünya neden eğitimimizi seçme hakkını bize tanımaz?

Cıssss. Buradan sonra sorduğunuz sorulara cevap veremeyecek olan sistem, topu hızla; din, milliyet, aidiyet vb kişisel farklılıklarımıza doğru yollar. Mantığın duygular karşısında tuş olduğu minderdir burası. Kaybetmeniz de yetmez o saatten sonra. Örnek teşkil etmeyin diye, "Mücadele mi, mücadele eden kim, mücadele edenin geçmişi nasıl, o mücadele edenin sahip olduğu soyut kimlik bilgileri mücadeleye nasıl yara verir? Algı yönetimi yaptık olmadı, terörist falan desek... " kurgularına muhatap olursunuz gün aşırı.

Bu yüzdendir ki yazıma Rosa Parks'ın; "Doğru olan şeyi yaparken korku hissetmemelisiniz..." sözüyle başladım.

Çünkü o da farklıydı. "Diğer"di o da. Aynı, yüzyıllar önce yeni dünyaya getirilen ataları gibi. Uyku ile uyanma arası çalıştırılan, orada burada satılan, yalnızca kavruk tenlerinden dolayı bazı zamanlar aşağılanmaya bile lüzum duyulmayan ataları gibi. Değişmeliydi bu düzen Rosa Parks'a göre. Ama nasıl? 1943 yılında İnsan Hakları Hareketi'nin aktif üyesi olmak yeter miydi ki?

Bir ten rengi nasıl bu kadar belirleyici olabilirdi mesela? Özgür(!) Ülke'nin göbeğinde, devletin sağladığı sağlık hizmeti nasıl ten rengine tabi olabilirdi? Veya eğitim, veya iş imkanı... Sistem kendini korumak için daha ne kadar çirkinleşebilirdi? Ve, en seçkin ders olan "Yönetme Arzusu"na karşılık okullarda adı bile geçirilmeyen "Mücadele"... Nasıl gerçekleştirilebilirdi?

Sistemin sinir uçlarıyla oynayarak mı? "I am a man" pankartlarını göğsünde taşıyıp silahların gölgesinde tek sıra halinde yürüyerek mi? Ya da Selma'da; senden olmayanları dahi senin için bir şeyler yapmaya ikna ederek mi?

Hepsi oldu, hiç biri olmayabilirdi. "Yönetme Arzusu"na karşılık önce, birinin "Mücadele" sözcüğünü dillendirmesi gerekti çünkü. Diliyle olmasa bile vücuduyla "Direnin" demeliydi biri, veya birileri...

Sonunda o; işinden evine dönmek için otobüse bindiği bir gün, kendi yerine kurulup camdan dışarıyı seyre daldığı bir vakit, bir beyazın kolundan dürtüp kalkmasını emrettiği bir zaman diliminde, 1955 de, şoförün tüm hakaretlerine kulak tıkayarak, yanında kıvranan beyazın mahkum eden bakışlarına aldırmadan, doğru olduğuna inandığı şeyi yaparken korku hissetmeden, oturduğu yerinden kalkmadı Rosa Parks.

Tutuklandı, işinden atıldı, Montgomery'deki evini terk etmek zorunda kaldı ama bir beyaza yerini vermek zorunda olmadığını ispatladı Rosa Parks. Yerinden kalkmayarak dünyayı ayağa kaldırdı. Özgürlükler Ülkesi(!) Amerika'da o kadar da özgür olmadıklarını haykırdı dünyaya. Mürekkebi ıslak bekleyen tarih sayfalarını yırttırdı attı katiplere. Geleceği şekillendirdi. Ten renginin utanılması gereken bir durum yaratmadığını haykırdı, susarak. Ve umut oldu Martin'e, umut oldu siyahlara ve "diğer"lere. Doğru olduğuna inandığı şeyi yaparken korku hissetmedi.

YORUM EKLE