"Diğer" Olmak

"DİĞER" OLMAK

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda,
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
 
Nazım
 
Mücadele… Yaşamın her dönemecinde, karşımıza neyin çıkacağını bilmeden, devam edebilmek için mücadele… Kimi zaman emeğinin değeri, kimi zaman ekmeğinin ederi için sesini yükseltebilme hali… Kutsaldır, saygı duyarım. Ancak bir de olmadığın için mücadele etme kuvvetini yüreğinde hissedenler var. Başkasının derdini kendine dert edinenler… Yan mahallede dayak yiyen çocuğa elini verenler mesela. “Sen”in doğuştan gelen haklarını elinden alanların karşısına dikilip “sen”den çok “sen”i hissedenler… İşte onlar için söz bulamam. Bir iki aciz gurur sözcüğünü dillendirmek için dudaklarımı aralasam, ağırlığını taşıyamayacağımı hisseder, çekinirim konuşmaktan. Gözlerim parıldayarak yaptıklarını izlese, sahici olamamanın endişesini taşırım yüreğimde. O yüzden susarım. Konuşmam. O bembeyaz yüzüyle simsiyah mücadelenin ortasında yürüyenlerin hallerini gezdiririm zihnimde gıpta ile. Kimselere söylemem. Bir önceki akşam yemeğini yediği otelin işçilerinin yaptığı eyleme katılarak yeryüzü sofrasında iftarını açanlara… İmrenirim de fısıldamam bile kendime. Veya Amerika’dan kalkıp taa Filistinlere gelen, Filistinlilerin evi yıkılmasın diye İsrail güçlerinin kullandığı buldozerin altına canını seren, elindeki megafonu aciz bırakacak kadar yüksek sesle dünyaya; hiç olmadığı, hiç tatmadığı bir duygunun neferi olduğunu yaptıklarıyla seslenen Rachel Corrie… Sözcüklerimi değil, kirpiklerimden devrilen yaşları hediye etmek isterim kendisine…
 
İşte o Rachel, kimilerine göre dünyanın en ayrıcalıklı ülkesinin yurttaşlarından biriydi. Pasaportu, yerkürenin tüm sınırlarının üzerinde hacimsiz gezebilirdi. The Evergeen State Collage'da aldığı Sanat eğitimiyle yaşanan zulümleri tarihe oya gibi işleyebilirdi. Yapmadı ama. “Olmuyor”muş gibi davranmayı kendine yediremedi. Bulunduğu yerden ileriye doğru atacağı bir adım daha vardı çünkü, birilerinin “had” diye belirledikleri eşiği aşacağı koskoca bir koca adım… Onu da Refah ile Olympia’nın kardeş şehir projesi kapsamında Gazze'ye giderek gerçekleştirdi.
 
Hiç bilmediği bir coğrafyada hiç anlamadığı bir dilde direnen insanların arasına girdi Corrie. Filistin’deki, silahı reddeden aktivistlerle birlikte vücudunu, harabeye dönen Refah kentindeki Filistinlilerin evlerinin önüne devirdi.
 
Yaşam hakkının kutsallığını, elinde tuttuğu beyaz megafondan defalarca dillendirdi. Sert suratlılara, yüzüne konuşlanan kararlı tebessümüyle zaferin çoktan kendisinin olduğunu söyledi.
 
Ve durmadı buldozer. İlerledi. Corrie’nin cansız bedeni üzerinde gezinirken Corrie’nin ruhunu özgürleştirdi, hatırasını ölümsüzleştirdi. Evet, evine dönemedi Corrie. Dönemeyecekti de zaten, bilincindeydi. Altın sarısı saçlarını savura savura, Orta Doğu halklarının kalbindeki en sahi yere ilerlerken, aslında tüm dünya halklarının yıllarca unuttuğu insanlık mücadelesini yıllarca unutulmayacak hale getirdi.
 
Geride bıraktığı mektubunda da annesine aynen böyle söyledi…
 

YORUM EKLE